Karabasan

Sedat Laçiner

O sesi ilk duyduğumda avluda tavaf ediyordum... Adi suçlular volta atar, biz tavaf ediyoruz, yani en fazla 25 metrekarelik avluyu köşelerinden dönüyoruz…

Elimde gazete, yürürken bir yandan da gazeteyi okuyorum... Herkesin yapabileceği bir şey değil bu: En fazla 4 metre hızlı adımlarla yürü, sonrasağa dön, bir 3 metre daha yürü, sonra yine sağa dön… Her bir dönüş 10 saniye bile sürmez. Haliyle başı dönüyor insanların. Bir de bunu yaparken birşeyler okumak, sadece bana özgü...

Dediğim gibi, elimde katlanmış gazete, hızlı adımlarla avluda dönüp duruyordum. Üst kat pencerelerinden biri açıktı, avlu kapısı da arada bir açılıp kapanıyordu…

O sesi hayatımda ilk kez o gün duydum…. Üst kattan, yatakhaneden geliyordu. Birini kesiyorlardı sanki. Hırıltı desem hırıltı değil, bağırma desem bağırma değil... Korku filmi gibiydi. Acaip bir şeyler olduğu kesin…

Yürüyüşümü bozmak istemedim, ama ben döndükçe yukarıdan bağırış çağırış sesleri arttı. Alt kattan birkaç kişi de yukarı koştu. Elimdekini bıraktım, en sonunda ben de peşlerinden gittim…

Yol boyunca ses kesilmedi, bilakis arttı… Ritmik bir ses, bir iniyor bir çıkıyor…. Çaresizlik var tınısında… Ağzı bağlı birinin çığlık atmak isteyip de bir türlü ağzını açamaması gibi. Kesinlikle korkutucu bir ses…


***


Merdiveni çıkar çıkmaz insanları ilk ranzanın etrafında toplanmış gördüm… Öğretmen Rıdvan’ın yatağı… Hırıltı hala devam ediyor, şiddeti biraz daha arttı. Yaklaştım… Rıdvan’dan geliyor o korkunç ses. Adam zangır zangır titriyor… Etrafındakiler Rıdvan’a sesleniyor, “Rıdvan uyan, rüya görüyorsun Rıdvan, kalk Rıdvan kalk!” Ama nafile, onlar bağırdıkça Rıdvan’ın titremesi, hırıltıları artıyor…


Rıdvan gürültüye uyanmayınca Matematikçi Murat, Rıdvan’ın ayak bileklerinden tuttu ve onu sarsmaya başladı… Amaç uyandırmak… "Kalk Rıdvan kalk, kabus görüyorsun"... Rıdvan’sa boğulacak gibi sesleri daha fazla çıkardı. En sonunda çırpınarak uyandı, ama hepimiz korktuk, tüm koğuş onunla birlikte kabus görmüş kadar olduk.


***


Rıdvan kendine gelince anlattı, meğer rüyasında onu kovalıyorlarmış, kaçmaya çalışıyormuş Rıdvan... Bağırmak istiyormuş, ama bağıramıyormuş. Dili tutulmuş sanki, boğazını birileri sıkıyormuş… Ama kim, hatırlamıyor... Eli ayağı tutmaz olmuş Rıdvan’ın, sanki elleri kolları bağlı gibiymiş… Çaresizlikmiş hissettiği… O kaçmak isterken son anda biri, ayak bileklerine yapışmış, sıkı sıkıya tutunca Rıdvan’ın korkusu daha çok artmış. Konuşamıyor, kaçamıyor… Herkes güldü, ne bilsin zavallı Rıdvan, bileklerinden tutanın Matematikçi Murat olduğunu.


***


Karabasana bilim dilinde “uyku felci” de deniyor. Sözlüklerde “uykuya dalarken veya uyanırken hareket edememe veya konuşamama durumu, bir çeşit atoni-felç” diye tarif ediliyor. Bazı kaynaklarda ise karabasan, “kişinin vücudunda sıkışmış hissetmesi sonucunda yoğun korku yaşaması ve halüsinasyonlar görmesi” diye tanımlanıyor.


“Vücudunda sıkışmış kalmış olmak”... Ne kadar çarpıcı bir anlatım. Aslında hepimiz vücudumuzda sıkışıp kalmış değil miyiz? İnsanın kaçışı beyniyle, ayaklarıyla değil… İyi ki beynimiz var, iyi ki hayal edebiyoruz, düşünebiliyoruz. Berzahtayken bu sayede hep firari kaldım, hiç hapis yatmadım… Kitaplar, dergiler, gazeteler ve düşüncelerim… İnatla her sabah yaptığım saatlerce süren yürüyüşlerim… Yürüdükçe beynim hormon salgılıyor sanki, kapılar açılıyor, pencere demirleri kırılıyor ve ben, çıkıp dünyaları geziyorum. Dünyalar ne ki, astronomi dergilerim var, din ve felsefe kitaplarım var, tüm evreni geziyorum…


Vücudunda sıkışmış olmak hissini çocukluğumdan beri duymuşumdur; sanki bir böceğin sert kabuğu gibi gördüm bedenimi: yabancı… Gözlerimle gördüğüm dış dünyaya kaçmak istedim hep ve aklım-beynim-kalbim veya ruhum bu bedenden hep firar etti. Ama görüyorum ki Berzah’ta herkes benim kadar şanslı değil… Onlar bedende sıkıştığımızı yıllarca farketmemişler, bunu burada, hapiste fark ettiklerinde iki hapisin dehşetini yaşıyorlar…


***


Pozitivist tıp adamlarına göre karabasanda hiçbir gizem yok; grip gibi, nezle gibi tedavi edilebilir bir hastalık… “Düzenli uyuyun, stres yapmayın, geçer” diyorlar… Halk arasında ise karabasan “cin saldırısı” diye biliniyor… 44 yaşıma kadar bundan habersiz olmam da çok tuhaf. O güne kadar ne karabasan gören birini görmüştüm ne de yakınımda biri böyle bir tecrübe anlatmıştı… Ancak Rıdvan’ın bağırmalarından sonra o sesi her gittiğim koğuşta duydum. Ki ben, Berzah’ta 15’den fazla koğuş gezdim. Karabasan sesi (belki bir cin’in sesi) her gittiğim koğuşta karşıladı beni. Sanki her koğuşta bir kişi fazlaydık. Eğer 10 kişiysek koğuşta, onbirincimiz o sesti, 27 kişiysek 28’inciydi…



***


Bugünden geçmişe dönüp bakınca yaşadığım mekanların karabasan veya kabus görmeye ne kadar müsait yerler olduğunu anlayabiliyorum. Hatta neden ben de karabasan görmedim diye, neden her gün kabuslar görmedim diye kendi kendime sorup duruyorum…


Kaldığım koğuşlarda karabasan görenler genelde narin ve naif, ruhları savunmasız kişilerdi. Ama sadece onlar değil, dışarıdan güçlü görünen bazı kişilere de karabasan çöktüğüne şahit oldum…


Karabasanla ilgili en ilginç anım ise Doktor Ahmet’in hikayesidir. Doktor Ahmet, 30 yaşında ya var ya yoktu. Radyolog… B-16’dan beri tanıyorum onu. Sonrasında 2 koğuşta daha birlikte kaldık. Sürekli okuyor, ya Kuran okuyor ya dua ediyordu. Arada bir elinde tıp kitabı da gördüğüm oluyor ama günün yüzde sekseninde dudakları mırıl mırıl… Işıklar kapandığında bile Ahmet yatağında sessizce dua ederdi, ondan geç uykuya dalan olmazdı. Onun kadar dua edeni, zikir çekeni görmedim… Sanırım 2020 Ramazanıydı. Gece 12:00 ila 01:00 arası olmalı. Aynı ranzada altlı üstlü yatıyorduk. Gece 02:00 gibi sahura kalkacağız, ben 2 saat uyumayı tercih ettim… Koğuşun büyük kısmı alt katta Kuran okuyor ve sahur yemekleri hazırlıyor. Dalmışım, birden o mel’un sesle uyandım… Karabasan sesi… Baktım üstten geliyor, belli ki Ahmet karabasan görüyor… Ranzayı salladım, ses kesilmedi. Alttan yatağına vurdum, hala devam ediyor… C-18’in alçak tavanı ve tuhaf mimarisi sesi artırıyor, güçlü bir uğultuya çeviriyor. Alt kattan bağıranlar, “hocam, hocaam” sesleri... Belli ki karabasan görenin ben olduğumu sandılar… Yataktan çıktım, birkaç kişi daha geldi. Ahmet gürültülere uyandı, yatak üzerinde bağdaş kurdu. “Ahmet iyi misin?” dedik. Başını salladı, bir şey demedi. İkinci kattan indi aşağı, yüzünü yıkamaya gitti… O esnada 2 metre ilerideki ranzanın üstünde Murat’ı gördüm, o da seslere uyanmış ama yüzü kireç gibiydi. Korku içindeydi. “Murat korkma” dedim, “Ahmet karabasan gördü sanırım.” Lakin Murat’ın korkusu Ahmet’in çıkardığı seslerden değildi, o da aynı anda paralel rüya görüyormuş. “Anlat” dedim, anlattı:


“Hocam rüyamda Ahmet’le ben, yan yana yürüyorduk. Ahmet yine elinde Kuran, okuyordu. İleride bir tepenin yamacında şeytanları gördük. Ahmet’e dedim ki ‘okumaya ara ver, yoksa bunlar bizi taşlamaya başlarlar, kızdırmayalım, onları geçince yine okursun’. Ahmet beni dinlemedi, ‘olsun’ dedi, okumaya devam etti. Tam onların önünden geçerken şeytanlar bizi taşlamaya başladılar ve o anda Ahmet’in karabasan bağırmalarını duydum, sizlerin gürültüsüne uyandım. Çok gerçekçiydi hocam, çok gerçekçiydi.”


Murat uyanınca kendi rüyası ile Ahmet’in karabasanının sanki tek bir rüyaymış gibi paralel çalıştığını fark etmiş, buna şaşırmış, daha doğrusu şoke olmuş… Ehh, şaşırılmayacak gibi değil…


Ahmet elini yüzünü yıkayınca kendine geldi, Murat ise sabah bile hala olayın şokundaydı. Sabah Ahmet’e rüyasında ne gördüğünü sordum, söylemedi. Her şeyi içinde yaşayan biriydi…


***


En çok karabasan ve kabus görenlerden biri de Doçent Doktor Umut’tu, ortopedist… Yaşadıklarına, hapishaneye düştüğüne inanamayan bir hali vardı. Kaç gün geçerse geçsin ilk günkü kadar şaşkın, travması hep canlı biriydi.


Çok sık kabus ve karabasan görenlerden bir diğeri ise Halil Hoca’ydı. Siyasi Tarih Doçenti Halil Hoca… Halil Hoca da olan bitene hala inanamayan, son gün bile olayın ilk anında gibi gergin, stresli Halil Hoca… Hergün uyanır uyanmaz etrafına bakardı, “neredeyim ben” diye. Sanırım kendini uzun bir kabusun ortasında sanırdı. “Inception” filminde gibi… Hani o filmde vardır ya, rüya içinde rüya ve o rüyanın içinde de üçüncü rüya… Üç katmanlı bir rüya seti. Halil’e göre o, çok katmanlı bir kabusun en alt katmanındaydı ve buradan nasıl çıkacağını hiç bilemiyordu. Sürreal bir dünyada, çıkış kapısını aramak. Bedenine sıkışıp kalmak.


Çıkışı bulamayan Halil de hep zikir çekerdi. Elinde tespih, dudaklar mırıl mırıl. Gününün büyük kısmı böyle geçerdi. En çok okuduğu “El-Kahhar”dı. Kahhar, esmaül hüsnadan bir isim; Allah’ın “kahreden, boyun eğdiren” anlamındaki isimlerinden… Yanlış hatırlamıyorsam Halil Hoca bunu her seferinde 306 kez okurdu. “Ya Kahhar Ya Kahhar”. Okurdu okumasına ama diğerleri gibi değil. O, “ya kahhar” derken sesi sertleşir, gürleşir, adeta birilerine şiddetle kahır edermiş gibi çıkardı. Hissederek söylediği her halinden belliydi, sadece dudakları değil kalbi de titriyordu… Yatağı üzerine bağdaş kurmuş veya avluda bir kaplumbağa hızında yürürken “ya kahhar” der dururdu. Her seferinde kahrolmasını istediği biri için… Listesi uzundu; Üniversiteden, Adliyeden ve daha birçok yerden bir sürü isim… Bazen ben de isim isterdi, beni çok severdi, “seni üzen biri varsa söyle, ona da Kahhar çekeyim…” Hatta bir seferinde benim sayısız davalarımdan birinin hakimesine kızmış ve hiddetle tesbihi alıp benim yanımda kahhar çekmeye başlamıştı… Zikrin sonunda Halil Hoca’nın yüzü kıpkırmızıydı, kızgınlıktan vücüdu titriyordu… Onun kadar içten, onun kadar kuvvetli zikir çekseydim neler olurdu bilemiyorum.


Halil’in bu halini görünce dedim ki “bu kadar çok Kahhar çekme.” Halil, “niye ki” dedi, “Allah’ın ismi. Ben onlardan intikamımı alamıyorum, Rabbime havale ediyorum, bunda ne var?”...


“Halil” dedim, “Allah’ın başka isimleri de var. ‘Rahman’ ismi var mesela, ‘Rahim’ ismi var. Onlarla  zikretsene”.


Halil, el freni çekik arabanın gazına basılması gibi bedeninde duramıyordu sanki, “Hocam, kendime yediremiyorum. Şu yaşadıklarımı hazmedemiyorum. Hakkımı kimseye helal etmiyorum. Yaptıkları karşılıksız kalsın istemiyorum. Çocuklarıma, aileme, sevdiklerime yaptıklarının intikamını almak istiyorum. O kadar çok böyle kişi var ki hepsine Kahhar çekmeye çalışıyorum, çok zaman alıyor.”


Halil’i anlıyordum, duyguları bana da yabancı sayılmazdı. Yine de Halil’i uyardım, “Bak Hocam” dedim, “öfkeni anlıyorum. Ancak her zikirde adeta kendinden geçiyorsun. Birine Ya Kahhar çekmek, onun kahrolmasını istemektir. Bu, çok güçlü bir duygu. Sen her tesbih tanesinde bunu yaşıyorsun. Üzerinden sanki yüksek gerilim geçiyor. Her yerin titriyor; yüzün, gözün, dudakların bunu adeta yaşıyor. Anlıyorum, dışarıda pek çok sevmediğin var. Ama dışarıda pek çok sevdiğin de var. Kahhar çekeceğine sevdiklerin için dua etsen. Sabahtan geceye kadar sevdiklerinin iyiliği için dua etsen yine de zaman yetmez.”


Ben konuştum, ama Halil yine de Kahhar çekmekten vazgeçmedi. Birkaç gün hafifletti, sonra yine aynı performansına döndü… Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim, o gün “Ya Kahhar” çektiği hakime birkaç gün sonra başka bir ile tayin oldu, ben de o hakimeden kurtulmuş oldum… Tesadüf mü? Kimbilir…


***


C-10’da Halil Hoca’yla ranzalarımız yanyanaydı. İkimiz de alt katta yatıyorduk. Yataklarımız “ters L” şeklinde duruyordu. Onun başucu ile benim ayakucum “L”nin birleşim yeri gibiydi… Bir gece sabaha karşı uykudan irkilerek uyandım. Biri, sol ayak bileğime yapışıverdi… Korktum… Herşey olabilir. Gece baskınları bile oluyor. Saat 03:00 veya 04:00 olmalı. Ayağımı salladım, tutan el kararlı, bırakmadı. O an aklıma geldi: Halil Hoca uyumaya başlarken bir eliyle ranzanın demir kollarından birini tutar, diğeriyle tespih çekmeye devam ederdi. Tespih tutan eli dışarı taşar, uykuya öyle dalardı. Koğuş ışığı kapandıktan yarım saat, bir saat sonra tesbihin betona düşme sesi onun uykuya daldığını söylerdi bize… Tesbih düşerdi ama ranza demirini tutan eli demiri bırakmazdı uzun süre… Bir çeşit güven eksikliği mi, bilemiyorum… O gece, büyük ihtimalle demirden tutunduğunu sanarak benim ayak bileğimi tuttu, bırakmadı… Ayağımı birkaç kez salladım, Halli Hoca daha sıkı tuttu, sonra ben de uyumuşum… Sabah kalktığımda ayağım boştaydı...


Halil, 2021 yılı Ramazan ayında, belki bir Kadir Gecesi günü hakkın rahmetine yürüdü...


***


C-10’da herkes henüz yeniydi… 10 Kasım 2016’da geçtim o koğuşa… Yüzlerinde yaşadıkları dehşet hala taptazeydi. Henüz olan bitene alışan da yoktu. En alışmış belki bendim, ben bile yaşadıklarıma anlam vermekte zorlanıyordum. Kabuslar, karabasanlar, zikirler, dualar ve beddualar… Geceleri koğuşun yarıdan fazlası alt katta Kuran okuyor, uykuda olanlarsa kabuslarla rüyalarla boğuşuyordu. Berzahla dışarısı arasında görünmez kanallar vardı. Kimimiz bu kanallarda kayboluyor, yaşadıklarımızı kaldıramıyorduk…


Her namazdan sonra tesbihat, namaz aralarinda sonu gelmez dua seansları… dudaklar mırıl mırıl. Sonra yeniden namaz ve tesbihat: “Ya Cemilü Ya Allah Ya Karibu Ya Allah…” Bazıları öylesine kaptırıyor ki kendini zikre, neredeyse uçup gidecekler duvarların üstünden…


Geceleri ise bir bir çıkıyor korkular dışarı…Uykusunda konuşanlar, mırıldananlar, gülüp sağ yanına dönenler, göz kapakları altında oynayan gözler… Bir de diş gıcırtıları… Dişini kırmak istercesine dişlerini sıkanlar… Dişin dişe değmesi ne fena bir ses çıkarıyor… Horlamalardan daha çok etkiliyor bu beni, hatta korkutuyor… Horlama demişken 27 kişi 15-20 metre karelik bir alanda bir hayli gürültü yapıyor. Dünyanın en yüksek horlama seslileriyle kaldım diyebilirim. C-10 ise en muhteşemiydi. Şehrin en çok horlayan 4 kişisi aynı yerde toplanmış gibiydi. Sonra sonra bu kişilerin horlamaları azaldı, neden bilemiyorum…


***


Ben hiç karabasan yaşamadım, kabus da görmedim… Avludaki tavaflarım 2 saati aşınca ufak tefek horlamalarım olmuş olabilir ama dişlerimi de hiç gıcırdatmadım. Bugünden o günlere bakınca bu kadar dertli insanın arasında nasıl her şey normalmiş gibi davranmışım, doğrusu anlayamıyorum…


Karabasan bana hiç uğramadı, koğuşlarda gezdi durdu ama benim ruh dünyama giremedi. Girmedi, çünkü ben hiçbir zaman hapis yatamadım. Gece kendimi dışarıda gördüm durdum, gündüz ise okuduklarıma daldım veya düşüncelerimle hep dışarıdaydım. Hapis şartlarına dayanamayıp uykuya iltica edenler, kızgınlık ve öfkeleriyle içlerine kapanalar ise üzerlerine bir kilit daha vurmuş gibi oldular. Hapishanede bedenleri içine sıkışıp kaldılar…


***


Karabasan… Duyduğum cin sesi miydi, bilemiyorum, ama ses de bizlerle beraber yıllarca hapis yattı…




Comments

Popular posts from this blog

Sedat LAÇİNER (Old) Photos - USAK Days

Nine years in prison - Times Higher Education

Sedat Laçiner has been designated a Young Global Leader in 2006